Avanos Kızılırmak Gazetesi Haber Portalı

ADÂLET VARSA…

ADÂLET VARSA…

Mehmet Ali Talayhan

Bütün dinler ve beşerî sistemler Adâlet üzerine muamele yapılmasını isterler. Bunlara pagan dinler de dahildir. İnsanlık tarihi boyunca ortaya çıkan bütün dinler ve beşerî sistemler Adâlet üzerine muamele yapılmazsa cemiyetin ve dahi yöneticilerin rahat yüzü göremeyeceğini söyler. Adâletsizliğin sonucunda cemiyet huzur ve güven içinde yaşayamaz. Bilinmezlikler karşısında ortaya çıkan bütün mitolojilerin ve efsanelerin de asıl konuları arasında Adâlet vardır. Yunan mitolojisinin Olimp’te oturan tanrıları arasında Zeus’un karısı Themis Adâlet tanrıçası olarak vasıflandırılmıştır. Türk mitolojisinin temel unsuru arasında töreyi yani Adâleti tesis etmek hakanın baş görevidir. Sümer, Mısır ve diğer medeniyetlerin kültürleri arasında Adâletin tecellisi için mücadele veren tanrıçaların olduğu anlaşılmaktadır. Adâlet duygusu insanlık tarihi ile birlikte vardır. İdeal devlet yapısını kurmak isteyen medeniyetler Adâlet fikrini temel olarak almışlardır. Halen Hukuk Fakültelerinde okutulan Roma hukuku da Adâlet tesisi için araç olarak kullanılmıştır.
Mısır, Yunan ve Roma mitolojilerindeki Adâlet figürleri kadın tanrıçalarla sembolize edilmiştir. Mitlerde tanrılar insan şeklinde düşünülmüştür. Tanrıların birbirleri ile mücadele etmeleri entrikalar yaparak diğer tanrıları tahtlarından indirmeleri iktidar heveslilerine ilham kaynağı olmuş olacak ki günümüz politikacıları da antik Yunan, Roma ve Mısır gibi mitlere dayanan tanrıların hikâyelerini aratmayacak davranışlar içinde bulundukları görülmektedir. Politik hedefler arasında bulunan rakibini zayıf düşürme metodunun ilham kaynağı mitlerdeki tanrıların entrikalarının/maceralarının ilham kaynağı olduğu anlaşılmaktadır.
Romalıların Adâlet tanrısı olarak Gök Tanrısı kabul edilen en büyük gezegen Jüpiter gösterilmiştir. Roma senatosunda istediklerini kabul ettiremeyen politikacılar veya karanlık devirlerin kralları kurnazlık yaparak kendi isteklerinin tanrıların istekleri olarak cemiyete kabul ettirmeye çalışmışlardır. Kurnaz krallar/politikacılar din tüccarlığı yapmaktan çekinmemişlerdir. Dini bayramlar, Roma’da düzenlenen büyük festivaller, politikacıların ve senato adaylarının seçim kampanyalarını yürüten bir fırsat olarak görülmüştür. Dini politikadan ayırmak ve politikayı dinden ayırmanın imkânı kalmamıştı. Sezar’ın baş rahip olduğu zamanlara denk gelen bu süre uzun sürmüştür. Hz. İsa’ya atfedilen “Sezar’ın hakkı Sezar’a Tanrı’nın hakkı Tanrı’ya” deyişinin temelinde Adâlet anlayışının varlığına mı işaret etmektedir?
Din tüccarlığının yapıldığı zamanlarda insanların Adâlet duygusundan vazgeçmedikleri görülmüştür. Latinlere atfedilen “bırak cennet yıkılacaksa yıkılsın gök yüzü çökecekse çöksün ama Adâlet yerini bulsun” sözü günümüze kadar gelmiştir.
Mısır’da Maat, Yunan’da Themis ve Roma’da Justitia Adâleti sembolize etmişlerdir. Bugün hukuk ve Adâlet kavramlarını ifade eden figürün kadın olması, gözlerinin kapalı olması, bir elinde kılıç diğerinde terazi olmasının taşıdığı manalar Adâlet üzerinedir. Kadın olmasının bağımsız olduğu, gözlerinin kapalı olması Adâleti tesis için kimden gelirse gelsin baskıya boyun eğmeyeceği, karşısında kim olursa olsun baskı karşısında Adaletten ayrılmayacağına, keyfi davranışların Adâlet karşısında öneminin olmadığı, kılıç Adâletin keskinliği ve kesinliği, terazi Adâletin eşit olarak dağıtılacağı, terazinin olmadığı zaman ise kılıcın kaba kuvvet ve zorbalığın bir sembolü olduğunun işaretidir. Bir kadın heykeline bu kadar anlam yüklemek yüzyılların birikimi olacak ki Adâletin sembolü olarak halen karşımızda durmaktadır. Ankara Kızılay’da bulunan Yargıtay binasının önündeki kadın heykel Justitia veya Themis heykeli Adâleti sembolize etmektedir. Adâleti icra edenlerin karar verirken karşısındakinin kimliğine veya kim olduğunu görmemek için gözlerini kapatması sembol olarak durmamalıdır. Gözlerini açarak karşısındakini kimliğine bakarak karar veren Adâlet icracılarının cemiyeti sevk edeceği karanlıklar giderek artacaktır.
Sonuçta “Adâlete dayanmayan kuvvet zalim, kuvvete dayanmayan Adâlet aciz” olur.
Adil hükümdarlar arasında zikredilenlerden biri de Nuşirevan Adil veya I. Kisra Hüsrev’ dir (531-579). Büyük Selçuklu İran asıllı veziri Nizâmü’l -Mülk tarafından sultan Melikşah zamanında yazılan Siyasetname isimli eserde Nuşirevan ile ilgili hikâyeler anlatılmaktadır. Bu hikâyelerden anlaşıldığına göre Adâletle hükmedince cemiyet içinde huzur ve devlet otoritesinin daha sağlam olacağı ifade edilmektedir. Nizâmü’l Mülk anlattığı hikâyelerle devrin hakanlarına Adâletle siyaset etmenin ehemmiyetinden bahsetmektedir.
Türkler arasında Adâlet kavramı üzerine destanlarda ve yazılı kaynaklarda durduklarını görmek mümkündür. Türk gelenekleri arasında yazılı olmayan kural ancak uyulması muhakkak olan ve uyulmaması halinde cezayı gerektiren kural olan töreyi tesis etmek hakanın baş görevleri arasında sayılmıştır. Hakan töreye karşı gelerek baş kaldıranlara baş eğdirmiş diz çökmeyenlere diz çöktürerek görevini ifa etmiştir. Böylece toplum töreye uyarak sağlıklı bir hayatı tercih etmiştir. Töre yani Adâlet tesis edilince devlet ebet müddet ideali gerçekleşmiş olur. Türklerin Adâlet anlayışını en iyi ifade eden örneklerden birini Yusuf Has Hacip (1017-1070) Katadgu Bilig’te ifade etmiştir: “Hakanlık çok güzel bir şeydir. Ondan daha güzel olan ise; Hakanın Adâleti doğru olarak tatbik etmesidir.” Güç kuvvet Adâletle birleşince dirlik düzen (TÖRE) sağlanır.
Adâlet kavramı irfan hayatımıza İslâm ile birlikte girmiştir. Arapça asıllı bir kavramdır. Hak ve hukuka uyma, herkesin hakkını gözetme, doğruluktan ayrılmama anlamındadır. Kanun ve nizam yoluyla hakların karşılıklı olarak korunması ve dengeli tutulmasıdır. “Adâlet mülkün temelidir” deyişi Adâlet kavramının karşılıklarındandır. Bir devlette hak ve hukuku tesis eden uygulamaya da Adâlet denilmiştir. Adâletten mülhem hayatımıza çokça deyim ve kavramlar da girmiştir. Adâlet dağıtmak, Adâlet divanı, Adâlet emiri, Adâlet etmek, Adâlet göstermek, Adâlet kapısı, Adâlet mahkemesi, Adâlet sarayı, Adâletten kaçmak, Adâlet-kâr, Adâlet-penah, Adâletli, Adâletname, Adâletli hükümdar, Adâletli insan, Adâletli hüküm, Adâletli karar, Adâletsiz gibi kelime ve deyimler irfan hayatımızda ve dahi günlük konuşmalarımızda kullandığımız ifadelerdir.
Cirâne’de savaş sonrasında Hevâzin ganimetlerinin paylaşılması sırasında Temimoğullarından biri ayağa kalkarak ‘Ey Muhammed Adâletli davran’ demişti. Hz. Peygamber ‘Yazık sana. Ben Adâletli değilsem başka kim olacak? Eğer ben Adâletli olmasaydım muvaffak olamaz ve hüsrana uğrardım’ Sözü üzerine Hz. Ömer ‘Ey Allah’ın elçisi izin ver şu münafığı burada öldüreyim’ deyince Hz. Peygamber ‘İnsanların Muhammed ashabının kanını akıtıyor demelerinden Allah’a sığınırım’ diyerek izin vermemiş daha sonra hadiseyi yatıştırmış ve Adâletli davranmanın önemini gösteren davranışlar sergilemiştir.
Hz. Peygamber Adâlet anlayışının insanlarda uyandırdığı hayranlık ahlak ve güven anlayışı sebebi ile büyük başarılar elde etmiştir. Hiçbir şehir yoktur ki kan dökülmeden feth edilsin. Mekke kan dökülmeden teslim alınmasının temelinde yüksek Adâlet duygusuna sahip olan Hz. Peygamber’in davranışlarının etkisi olduğu açıktır.
İslâm devletleşme sürecinde Adâletin kurumsal hale gelmesi Hz. Ömer (585-644) zamanına denk gelmektedir. Hz. Ömer Adâlet kavramının yerine oturtulması amacıyla ilk defa “Kadı” kurumunu tesis etmiştir. Hz. Ömer İslâm tarihinde Adâleti ile anılmaktadır. Mehmet Akif Ersoy (1873-1936) Kocakarı ile Ömer isimli manzum eserinde İslâm öncesi hayatında can yakmaktan hoşlanan, kendi kızını bile canlı toprağa gömecek kadar kibir ve gurur sahibi biri olan Hz. Ömer’in İslâm ile birlikte yüksek bir ruha sahip olmasını “Önce bir zıpırken nasıl olmuş da Ömer/Öyle bir adle sarılmış ki, değil kâr-ı beşer” şeklinde ifade eder. Hangi kuvvet Hz. Ömer’i Akif’in mısralarındaki Adâlet anlayışını ifade eden duruma getirmiştir? Kenâr-ı Dicle’de bir kurt aşırsa bir koyunu/Gelir de adl-i İlâhi sorar Ömer’den onu!
İslâm tarihinde Adâlet kavramına büyük ehemmiyet veren ululardan biri de Fasâhat ve Belâgatta eşsiz olan Hz. Ali’dir (599-661). Mısır’a vali olarak tayin etiği Malik bin Eşter’e verdiği meşhur emirnamede Adâlet içinde hüküm sürmesini istemiştir. Nehc’ül-Belâga (A. Gölpınarlı DER Yayınları) isimli eserde yazdığına göre; Hz. Ali halkın sınıflara ayrıldığını sınıflardan birinin düzene girmesiyle öbürlerinin de düzeleceğini birinin diğerinden ayrı kalmasının imkânı olmadığını ifade ederek Adâlet ile muamele yapmasını tembihlemektedir. Halkın arasında Adâletle muamele etmesi halinde yüreklerindeki nefret duygusu yok olur demektedir. Kimseye ayrıcalık gösterilmemesini istemiştir. Ayrıcalık görmeyen Adâletle davranılan halkın arasında sevgi ve emniyet duygusunun sâri bir şekilde yayılacağını ifade etmiş bu sebepten Adâletten sonucu ne olursa olsun ayrılmamasını emretmiştir.
Emeviler ve Abbasiler, Roma hukukunun artıklarıyla iç düzenlerini ıslah etmek isterlerken tereddüt etmekteydiler. Fikri ve idari buhran arasında geçen bu zamanda Bağdat’ın yeşil hurmalıkları arasında muhteşem bir irfan güneşi doğdu. Asırlar öncesinden doğan bu ulu insanın adı Numan bin Sabit (699-767) idi. Numan bin Sabit aldığı ilim terbiye ile kısa zamanda insanlar arasında saygın şahsiyet olmuştur. Devlet adamlarının itimadını kazanırken doğru karar vermekten ayrılmamıştır. Otoritelerini Numan bin Sabit’in vereceği kararlarla desteklemek isterlerken ondan hiçbir zaman Adâlete uygun olmayan fetvalar alamamışlardır. Abbasi halifesi Mansur; Musul valisi ile bir anlaşma yapmıştı. Bu anlaşmaya göre; eğer Musul ahalisi halifenin affettiği hataları tekrar yaparlarsa, Halife hepsini kılıçtan geçirecekti. Çok geçmeden hatalar tekrar edilmeye başlandı. Halife anlaşma gereği Musul’a asker göndermeye karar verdi. Halife hareketten önce ulemayı toplayarak durumu görüştü. Toplantıda bulunan Numan bin Sabit (Ebu Hanife) İmam-ı Azam ayağa kalkarak “Halifenin bize tasdik ettirmek istediği bu kanlı anlaşma şekil olarak doğrudur. Ancak anlaşma aslında esasen batıldır. İnsan kendi kanını hayatını başkasına helâl etmek hakkına sahip değildir.” Diyerek iddiasını delilleriyle ispatladıktan sonra Halifenin şimşeklerini üzerine toplamış ve sonraki zamanlarda Adâletten ayrılmayan hükümleri yüzünden işkence yapılarak şehitlik makamına altmış sekiz yaşında erişmiştir.
Yaşayıp yaşamadığı tartışılan ancak rivayetler ve hikâyeleriyle günümüze kadar gelen Karakuşi kadı abuk sabuk kararları rüşvet iltimas ile Adâlet icrası adil karar vermeyen kadıların günah keçisi olarak günümüze kadar adı anılmıştır.
Bir avcı ve bir terzi birlikte ava gitmeye karar verirler. Av sırasında avcının oku terzini bir gözüne gelerek gözünün çıkmasına sebep olur. Karakuşi kadının huzuruna çıkarlar. Terzi “Bu avcı benim gözümü çıkardı mesleğim terziliktir bir gözle terzilik yapamam bedelini ödesin davacıyım” der. Karakuşi kadı “avcının bir gözünü çıkarın” der. Avcı “benim mesleğim avcılıktır bir gözümle nasıl avcılık yapayım” der. Karakuşi kadı biraz düşündükten sonra “kapıdaki bekçinin bir gözünü çıkarın bir göz ile bekçilik yapabilir” diyerek hükmünü verir.
On yedinci yüzyılın büyük Türk münevverlerinden Kâtip Çelebi (1609-1657) yazdığı “Düstûrü’l amel li-ıslâhi’l -halel” (1453) isimli küçük çaplı ama muhalled eserinde; cemiyetin (reâye) kısımlara ayrıldığını ifade etmektedir. Bu kısımların her biri vücudun bir parçasıdır. Birinin vazife yapmaması haline bütün vücudun vazife yapamayacağını ifade eder. Mevcut imkân ve şartlar kullanılarak Adâletli muamele yapılması halinde hastalıkların ortadan kalkacağı ve vücudun sağlığa kavuşacağını ifade eder. Bir siyaset nazariyesi olarak yazdığı eserini IV. Mehmed’e (1642-1693) sunma fırsatı bulamadan vefat eden Kâtip Çelebi daha sonra bazı devlet adamları tarafından yazdıkları dikkate alınmış ve ilk denk bütçe onun fikirlerinden sonra uygulanmaya çalışıldığı yazılmaktadır. Kâtip Çelebi nihai olarak halkı Hakk’a boyun eğdirecek bir kılıcın olması gerektiğini izah ederken kılıç ve hakkın birlikte siyaset etmesi halinde Adâletin tecelli edeceğini Adâletten ayrılmanın sonuçlarının vahim olacağına işaret etmiştir.
İnsanlık tarihi ile eşdeğer bir kavram olan Adâletten ayrılmanın sonuçları bütün cemiyetlerde görülmüş ve netice olarak da cemiyetlerin çökmesine hatta tarihten silinmelerine vesile olmuştur. Adil yöneticiler zamanında halkın güvenlik ve sevgi dolu hayatı karşısında Hürriyet şairimiz Namık Kemâl (1840-1888) özdeyişi her zaman vicdanlarda yaşamalıdır. Namık Kemâl bu beyitte şöyle ifade eder “Bulunmazsa adâlet milletin efrâdı beyninde/Geçer bir gün zemine arşa çıksa pâye-i devlet” (milletin fertleri arasında adâlet olmazsa arşa da çıksa devlet çöker)
Adâletin olmadığı uygulanmadığı zaman neler olmaz. Adalet olmazsa erdem, olmazsa devletin amacı, olmazsa mülkün temeli, olmazsa hak, olmazsa doğruluk, olmazsa ahlak olmaz. Adâlet cemiyetin ve devletin asıl amacıdır. Bu misalleri çoğaltmak mümkündür. Ama bir de geç gelen Adâlet vardır ki onunda bir kıymeti olmaz ve Adâlet olmaktan çıkar. Adâletin olmadığı yerde felsefe, fikir susar. Adâlet adına karar vericilerin karalarında gözlerini karşısındakine kapatarak kim olduğuna bakmadan elindeki teraziyi doğru tutarak doğrudan yana kara vermeleri halinde hem vicdanlar rahat eder hem de devlet payidar olur. Yoksa Namık Kemâl’in haklı çıkacağından kimsenin şüphesi olmasın. Adlî mahlası ile divan yazan Osmanlı padişahı II. Mahmud (1785-1839) devrinde yaşananların Halet Efendinin icraatları da Adâlet içinde sayılabilir mi? Ya da büyük şairimiz Fuzuli’nin (1494-1556) “yok bende bir amel sana şayeste ah eger/A’malime göre vere adlin ceza bana” (Adaletin amelime göre ceza verirse, ne yazık ki sana layık bende bir amel yok) şeklinde yakaracak tek melcenin gerçek Adâletin tecelli makamını işaret etmesi dünyada Adâletin tesis edilemeyeceğini mi işaret etmiş. Ya da IV. Murad’ın musahiplerinden büyük şairlerimizden Nef’i’nin (1572-1635) “Şah-ı adil Han Murad ol kim nesim-i adl ile/Lutfi bağ-ı alemi reşk-i gülistan eyledi” hakikatli adil hükümdarların gölgesi halkın gerçek emniyetidir.
Adâletsizliğin her türlüsü zulümdür. Kur’an’ı Kerim’de çok yerde bahsedilen Adâlet her Cuma hutbesinin sonunda okunan Nahl suresinin bir ayeti tekrarlanır ve dinlenir. Adâletle hüküm vermemizi isteyen yaratanın emri karşısında uygulayıcıların halini düşünmek kendilerine düşer. Ya da bir zamanlar yaşadığına inanılan Karakuşi Kadı gibi dünya nimeti için her işi mubah görmekten çekinmezler. Karakuşi kararların günümüzde de verilmediğini kim iddia edebilir.
Adil olmayan yöneticilerin yönetimlerinde Adâlet kavramı Karakuşi kadıların elinde çar çur edilir. Keyfi ve abuk sabuk hükümler gelecek yıllara sârî devam edeceğinden insanlar arasında Adâlet duygusunun yok olmasının sebebi olur.
Adâletsiz idarede zulmün temelleri üzerine bina edilen yönetimlerde cemiyet büyük hasar alır. Adâlet makamlarının karşısında hakkını alamayan mazlum ve mağdurlar bir zaman sonra haklarını usul ve esasa uymayan haksız yollara başvurmak zorunda kalarak haklarını almaya çalışacaklardır. Haklı yollardan haklarını alamayanlar karanlık emellilerin tuzaklarına düşeceklerdir. Meşru olmayan güçlerin meşru hale geldiği sonuçların ortaya çıkması devletin elden çıktığı anlamına gelir.
En büyük millî menfaat Adâletin tesis edilmesidir. Meşru zeminde Adâlet arayanların meşru olmayan yollara zorlanması Adâletsizlik ile ortaya çıkar. Bu yolun sonrasında cemiyetin devletin ve milletin düşeceği handikaplar çok büyük olacaktır. Adâletten korkanların/kaçanların/ sonu Adâletsizlik olmasın. Adâlet olmadan cemiyette hiçbir kural yerini bulmaz.
İmam-ı Azam veya Karakuşi kadı kararlarını tercih hakkı bizim elimizdedir. Hangisine rıza gösterirsek onunla idare edileceğiz. İki karara rıza bizim elimizde. Adâletten asla ümit kesilmez

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ