Avanos Kızılırmak Gazetesi Haber Portalı

HAFIZ

HAFIZ
HÂFIZ
Mehmet Ali Talayhan
Koruyan manasında olup Arapça asıllıdır. El Hâfız, Allah’ın doksan dokuz ismi arasındadır. Böyle olmasına rağmen Müslümanlar bu lafza başka manalar da yüklemişlerdir. En çok bilineni ise Kur’an’ı Kerimi bütün olarak ezberleyen ve okuyandır. Kadını ifade eden şeklini de Hâfıza (Hâfize) denilmektedir.
Hadisleri ezberleyenlere de Hâfız-ı Hadis veya Hâfızü’l Hadis denilmiştir. Bu tabirlerin uzun süre edebiyatımızda ve tefekkür hayatımızda kullanıldığını biliyoruz. Bunların yanında yazma eserleri, isimleri, konuları ve hatta hangi sayfasında hangi konunun yazılı olduğunu bilenler vardı. Bunlara da Hâfız-ı Kütüp ünvanı verilmiştir. Büyük bir kütüphanenin binlerce kitabının isimlerini bilecek kadar, hem de hangi kitapta hangi konunun olduğunu soran herkese bilgi verecek seviyede Hâfızaya sahip olanlar acaba şimdi var mıdır? Yakın tarihimizin en meşhur Hâfız-ı Kütüp olanlar arasında Millet Kütüphanesi kurucusu Ali Emiri ve Beyazıt Kütüphanesinde İsmail Saib Sencer sayılmaktadır. Hâfıza, idrak edilen ve öğrenilen şeyleri hatırlama hususudur. Günümüzde bilgisayarların kapasitelerine de Hâfıza (Bellek) denildiğini unutmayalım. Bilgiler arttıkça insan veya elektronik araçlar da Hâfıza (Bellek) kapasite sıkıntısı çeker. Bu durumda elektronik araçlara takviye yapmak mümkün olmasına rağmen, insan yaşı ilerledikçe bundan mahrum olduğundan Hâfızasında olanların ancak bir kısmını kullanma kabiliyetine sahip olabilir. Hâfızamıza sahip isek birine Hâfızadan cevap verebiliriz. Bir yere bakmadan birinin yardımını almadan verdiğimiz cevabı Hâfızamızdan söyleyerek maksada hizmet ederiz. Hâfızamızdan bu bilgi silinmiş ise unutmuşuz demektir. Unutmak istemediğimiz halde bilgileri unutmuşuzdur. Bu durum Hafızanın zayıfladığının işaretidir. Hâfıza Kaybı ise bir çeşit hastalıktır. Hâfızlamak tabiri çok çalışmanın ifadesi olmakla beraber talebeler arasında bunun karşılığına ineklemek! manasında kullanılmaktadır.
Doğuştan veya sonradan görme yeteneğini kaybedenlere de Hâfız denildiği bilinmektedir. Toplumumuzda ekseriyetle Hâfız olarak erkeklerin kastedilmektedir. Elektronik aletlerin olmadığı zamanlarda sesinizi bütün bir çevreye duyurmak suretiyle namaz vaktinin geldiğini ilan edecek sabahları Müslümanları tatlı uykularından uyandıracaksınız. Bu ancak doğuştan sahip olunan bir sesin terbiye edilerek yapabileceği bir iştir. Hâfız olmak bu iş için kâfi değildir. Hâfızlığın bir meslek olmadığını belirtelim. Ancak, bunu meslek haline getirip maişet vesilesi yapanlar olduğunu da belirtmekte fayda vardır. Hâfızlarda, esas itibarıyla ses güzelliği ve sesin yerinde kullanılması için musiki bilgisinin olması elzemdir. Meşk geleneğinden gelenlerin, bir usta elinden aldığı icazet ile icra yaptığı zamanlarda musiki bilgisinin büyük bir önemi vardı. Doğuştan ses güzelliğini terbiye ederek kıvamına uygun hale getirilmesi iki taraflı mümkündü. Bunda ustanın mahareti ve çırağın kabiliyeti esastı. Hâfızlık ihtisası sırasında neyin nasıl okunması gerektiği talim ettirilirdi. Musiki ile hangi harf hangi ayet nasıl ve hangi makam ile okunur da kâmilen öğretilirdi. İcazet alan Hâfız, camilerde ve başka yerlerde ramazan ayına mahsus mukabelelere katılırdı. İstanbul’da camiler Hâfızların icraları ile dolarken minarelerden okunan ezanların dinleyicileri sadece Müslümanlar değildi. Müslüman olmayan ahali de usul ve makam dahilinde okunan ezanın ve Kur’an dinleyicileri arasına katılıyorlardı. Bazı Hâfızların mukabelelerine esnaf mağazasını kapatır, saatlerce evvel mukabele okunan yerde yerini alırdı. Meşhur Hâfızların okuyuşları sırasında camilerde pencereler dahil her yer dolardı. Uzak semtlerden hatta başka vilayetlerden gelenlerin sayısı da oldukça fazlaydı.
Minarelerden okunan ezan sırasında yürüyenler durur, konuşanlar susar, kuşlar dahi sessizliğe bürünürdü. Minarenin dibinde sesi daha iyi dinleyebilmek için yer kapma yarışı olurdu. Dinleyenler arasında Müslüman olmayan ahalinin ve yabancıların da olması İstanbul halkı için hiç de şaşırtıcı değildi. Mukabele sırasında dinleyenler arasında gerek okuyuştan ve gerekse manalarını anlayanların daha huşu içinde dinledikleri aşikardı. Manayı anlamayanlara bile sesin tatlılığı, makamlar arsında geçişi büyük bir coşku veriyordu. Hâfızların okuyuşlarının sesinin güzel olmasının yeterli olmadığını yukarda yazmıştık. Sesinin genişliği, hançeresinin zenginliği, falso yapmaması, yorulmaması dinleyenlerin üzerinde büyük tesirler bırakırdı. Tatlı, taze ve asil seslerden çıkan nağmeler dinleyenlerde adeta büyülerdi.
Hâfızların ezan, mukabele dışında musiki icra ettikleri de bilinmekteydi. Tekkeler, musiki icralarının yoğun olarak yapıldığı yerlerdi. Büyük musiki üstatlarımızın tekkelerden çıktığını da biliyoruz. Hâfızlar, musiki icra edilen sair mahfillerde de arzı endam ederlerdi. Camilerde nasıl kalabalık toplanmışsa icra yapılan yerler de aynı şekilde dolar taşardı. Mevlid okunan yerler Hâfızların başlı başına sanatlarını gösterdikleri yerlerdi. Bütün bu faaliyetlerin elektronik aletlerin olmadığı yerlerde icra edildiğini düşünelim! Süleymaniye camiinde okunan mukabelenin önce sütunlara, oradan kubbelere ve dahi dinleyenlerin kulaklarından ruhlarına nasıl bir tesir bıraktığını tahayyül edelim. Son asrın içinde bu tür icraları yapanlar arasında Hâfız Sâmi, Hâfız Saadettin Kaynak, Bekir Sıtkı Sezgin ve Hâfız Kâni Karaca isimlerini herkes bilir. Elbet daha başka Hâfızlar da vardı. Elektronik ile birlikte aletlerle yapılan icralarda tabiilik olmadığından okunanların tesiri de bir o kadar zayıf kalmaktadır. Kalabalıklaşan şehirlerin kendine has gürültüsü arasında güzel sesleri işitmenin imkânı da kalmadı. Selâtin camilerinde imamlar müezzinlerin mikrofon karşısında adeta bülbül kesilmeleri büyük bir garabet değil mi?
Hâfız Post ile başlayan musiki maceramızın içinde köşe taşı olmuş zamanını aşan nice Hâfızların icraları besteleri meşk geleneği ile yetiştirdikleri Türk milletinin mefahirleri arasında isimlerini altın harflerle yazdıranlar hiç de az değildir. Bu Hâfızlardan erbapları dışındaki isimlerin unutulmuş olması milletimiz için büyük kayıptır. Hâfız olduklarını söyleyenlerin kahır ekseriyeti bu isimlerden bihaber olduklarını herkes bilir. Resmi ve sivil kurumlarımız arasında Hâfızlık eğitimi verilmektedir. Bu eğitim sırasında işinin ehli müzisyenlerimizin ses eğitimi Türk müziğinin teorisi ve pratiği verilmesi halinde bu geleneğimizi devam ettirmiş oluruz. Elektronik aletlerden yükselen harflerin ve notaların birbirine karıştığı adeta bir kakofoniye dönüşen mübarek kelamları huşu içerisinde dinleme imkânına sahip miyiz? Güzel ses, tecvid, ilm-i kırâat (Kur’an ayetlerinin türlü okumalarını medlerin çeşitli uzatılmalarını bu işin türlü yollarını her yolun racüllerini kelimelerin okunuşunda ağıza verme işi kırâat ilminin işidir. Edâ, kırâat ilminin ustalaşmış halidir.), mânâya vukûf, edâya vukûf ve olmazsa olmaz ise müziktir. Maksada musikisiz varılamayacağı açıktır. Cemâat huzurunda okumaktan maksat tehyiç (heyecanlandırma) ve teheyyüçtür (heyecanlanma). Hiçbir ses yoktur ki müziğe bağlı olmasın. Hâfız, tesir ve teessürü ancak müzik ile verelebilir. Hâfız; pedagoji, psikoloji ve sosyoloji ilmine vukûf olmanın yanında Aşk ehli olmalıdır. Hâfızlığın gereklerinin olmazsa olmazları bunlardır.
Hâfızlık eğitimi alan veya buna talip olanlara edebiyat, musiki ve ses eğitimi mutlaka verilmelidir.
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ